
HUKUK HERKESE AYNI MI İŞLİYOR?
Türkiye’de son dönemde siyasetin en önemli tartışmalarından biri yolsuzluk ve usulsüzlük iddiaları üzerinden yürütülen soruşturmalar.
Muhalefet belediyelerine, siyasetçilere veya kamuoyunda tartışılan bazı isimlere yönelik soruşturmalar gündeme geldiğinde devletin ilgili kurumlarının harekete geçmesi gerektiği savunuluyor. Bu elbette hukuk devletinin gereğidir.
Fakat aynı noktada başka bir soru daha ortaya çıkıyor:
İktidar çevresinde gündeme gelen ciddi usulsüzlük ve yolsuzluk iddialarında aynı hassasiyet gösteriliyor mu?
Bu soru bir siyasi tarafı savunmak ya da diğer tarafı suçlamak için değil, hukuk devletinin en temel prensibini hatırlatmak için sorulmalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10. maddesi açık: Herkes kanun önünde eşittir. Devlet organları ve idare makamları da bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun hareket etmek zorundadır.
Öyleyse ölçümüz çok basit olmalı:
Muhalefete soruşturma varsa iktidara da soruşturma olabilmeli.
İktidara soruşturma varsa muhalefete de soruşturma olabilmeli.
Burada mesele kimin suçlu olduğu değildir. Suçluluğa ancak bağımsız ve tarafsız yargı karar verebilir. Mesele, hakkında ciddi iddialar bulunan herkes açısından aynı hukuki mekanizmaların işletilip işletilmediğidir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kamuoyuna yansıyan açıklamalarında, fonlarla ilgili usulsüzlük iddiaları konusunda gerekenin yapılacağı ve sorumluların hesap vereceği yönünde ifadeler kullanıldı.
Peki kamuoyunun görmek istediği şey nedir?
Sadece siyasi veya parti görevlerinden alınmak mı?
Hayır.
Eğer ortada gerçekten bir suç şüphesi varsa bunun yeri siyasi disiplin mekanizması değil, bağımsız adli soruşturmadır. Eğer suç yoksa da yine hukuk bunu ortaya koymalıdır.
Çünkü görevden almak ile adalet aynı şey değildir.
Bir kişinin parti görevinden alınması, varsa kamu zararını ortadan kaldırmaz. Varsa suçun soruşturulmasının yerine geçmez. Varsa mağduriyetin giderilmesi anlamına da gelmez.
Aynı şekilde bir muhalefet mensubunun görevden uzaklaştırılması da tek başına onun suçlu olduğu anlamına gelmez.
Hukukun görevi siyasi kimliklere göre sonuç üretmek değil, delillere göre gerçeği ortaya çıkarmaktır.
Asıl tehlike burada başlıyor.
Eğer toplumda “Muhalefetten olursan soruşturulursun, iktidara yakınsan korunursun” şeklinde bir algı oluşuyorsa, bunun giderilmesi gerekir.
Tersi bir algı da aynı derecede tehlikelidir:
“İktidardaysan her iddia soruşturulur, muhalefetteysen dokunulmazsın.”
Hukuk devleti bu iki anlayışın da karşısında durmalıdır.
Çünkü adaletin terazisi siyasi parti rozetiyle çalışmaz.
AK Parti, CHP, MHP, Anahtar Parti veya başka bir siyasi parti…
Kim olursa olsun;
Yolsuzluk varsa soruşturulsun.
Usulsüzlük varsa araştırılsın.
Kamu zararı varsa ortaya çıkarılsın.
Suç varsa yargılansın.
Suç yoksa da kişi aklansın.
Ama bütün bunlar aynı hukuk standardıyla yapılsın.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey bir siyasi tarafın diğerine karşı üstün gelmesi değil, hukukun siyasetin üzerinde olduğuna dair güvenin yeniden güçlenmesidir.
Çünkü adalet yalnızca muhalefet için uygulanırsa adalet değildir.
Yalnızca iktidar için uygulanırsa da adalet değildir.
Adalet, kim olduğuna bakmadan aynı kapıyı herkese açabilmektir.
Ve bugün sorulması gereken en temel soru belki de şudur:
“İktidar değişse bile aynı hukuk düzeni herkes için aynı şekilde işlemeye devam edecek mi?”
Eğer cevabımız gerçekten “evet” olacaksa, bunun yolu sözlerden değil; şeffaf soruşturmalardan, bağımsız yargıdan, kamuoyuna açık bilgi ve belgelerden ve hesap verebilirlikten geçmektedir.
Çünkü devletin gücü, birilerini cezalandırabilmesinden çok;
kendi tarafına da hukuk uygulayabilmesinde ortaya çıkar.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey siyasi intikam değil, eşit adalettir.
Hoşçakalın
Ertuğrul ULUTEPE