
SÖZÜN AĞIRLIĞI, AHLAKIN KIYMETİ
“Söz ola kese savaşı, Söz ola kestire başı.”
Yunus Emre’nin asırlar öncesinden seslenen bu dizeleri, bugün de değerini ve anlamını koruyor. Zaman değişiyor, insanlar değişiyor; fakat sözün insan hayatındaki tesiri değişmiyor. Bir söz gönülleri birleştirirken bir başka söz dostlukları bitirebiliyor. Bir söz yaraya merhem olurken düşünmeden söylenen bir başkası, kapanması güç yaralar açabiliyor.
Ne kadar doğru bir sözdür: Söz, ağzından çıkıncaya kadar senin esirindir; ağzından çıktıktan sonra ise sen onun esiri olursun. Bu sebeple konuşmak kadar, ne zaman susacağını bilmek de bir olgunluk göstergesidir.
Bugün çevremize baktığımızda hemen her konuda hüküm vermeye hazır insanlarla karşılaşıyoruz. Konuyla ilgisi bulunmayan, o alanda eğitim almamış, meselenin aslını araştırmamış kişiler; kulaktan dolma bilgilerle kendilerini uzman, hatta otorite yerine koyabiliyor. Bilmediğini söylemekten çekinenler, bildiğinden fazlasını söylemekten çekinmiyor.
Oysa her sözün bir sorumluluğu vardır. Hele ki insanlar size inanıyor, güveniyor ve söylediklerinize göre hareket ediyorsa bu sorumluluk daha da büyür. Yanlış yönlendirmenin bedelini çoğu zaman konuşanlar değil, onlara samimiyetle güvenenler öder.
Atalarımızın “Yarım hekim candan, yarım hoca dinden eder.” sözü tam da bu tehlikeyi anlatır. Bilgisizlik, kendisini bilgi olarak sunduğunda zarar verir. Buna bir de makam, unvan ve itibar eklendiğinde ortaya çıkan hayal kırıklığı çok daha derin olur. İnsanların ümitleri tükenir, gayretleri azalır, güven duyguları zedelenir.
İşin üzücü tarafı, bir kişinin yanlışının zamanla herkese mal edilmesidir. Bir görevlinin haksızlığı bütün bir kuruma, bir hekimin ihmali bütün hekimlere, din adına konuşan birinin tutarsızlığı bütün ilim ehline yüklenebiliyor. Elbette bu genellemeler doğru değildir. Fakat güveni kötüye kullananların yalnızca kendilerine zarar vermediğini de görmek gerekir.
Adalet dağıtması gereken birinin haksızlık yapması, sıradan bir yanlış olarak görülemez. Çünkü böyle bir davranış, insanların adalete olan inancını da yaralar. İlmiyle örnek olması beklenen birinin söylediklerinin tersini yapması da yalnızca kişisel bir tutarsızlık değildir. Kürsüde anlatılanla hayatta yaşanan birbirini tutmadığında, dinleyenlerin gönlünde şüphe ve kırgınlık oluşur.
Adalet şaştığında zulüm artar; zalimler cesaret bulurken mazlumlar kendilerini sahipsiz hisseder. Söz ile davranış arasındaki mesafe büyüdükçe toplumun birbirine duyduğu güven azalır.
Bir insanı, ailemizi, sağlığımızı, malımızı veya maneviyatımızı emanet edeceğimiz kişide yalnızca güzel konuşma yeteneği arayamayız. Bilgi, ehliyet, dürüstlük ve sorumluluk duygusu da aramak zorundayız. Hazineyi koruyacak kişinin emanete sadık olması, hastaya bakacak kişinin insan hayatını her türlü çıkarın üzerinde tutması, insanlara dini anlatacak kişinin de anlattığı değerleri kendi hayatında gözetmesi gerekir.
Bütün bunlar bizi aynı temel meseleye getiriyor: Ahlak ve maneviyat.
Yıllardır dile getirilen bu ihtiyacın önemini bugün daha açık biçimde görüyoruz. Ahlakın zayıfladığı yerde makam da bilgi de para da insanı doğru yolda tutmaya yetmeyebiliyor. İnsan, yaptığı yanlışın hesabını önce kendi vicdanında vermiyorsa başkalarının görmediği yerde sınırlarını kolayca aşabiliyor.
Necmeddin erbakan hocamızın 40 yıl söylediği önce Ahlak ve naneviyat
Ahlak ve maneviyat; dürüst alışverişte, işçinin hakkını zamanında ödemekte, emanete sahip çıkmakta, adil karar vermekte ve kimsenin hakkına el uzatmamakta kendini gösterir. Merhamet, kul hakkı hassasiyeti ve hesap verme bilinci, günlük hayatımızdaki tercihlerimize yön verdiği ölçüde anlam kazanır.
Bu değerler zayıfladığında hırsızlık, yalan, arsızlık, haksızlık ve çıkarcılık kendisine daha geniş bir alan bulur. Bir süre sonra yanlışlar sıradanlaşır. Önce “Bir defadan bir şey olmaz.” denir, ardından “Herkes yapıyor.” sözüyle vicdanlar susturulmaya çalışılır. Toplum için asıl tehlikelerden biri de kötülüğe alışılmasıdır.
Yine de ümitsiz olmamalıyız. İşini hakkıyla yapan, emaneti koruyan, hakkı gözeten ve kimse görmese de doğru davranan nice insanımız var. Onların varlığı bize hem umut veriyor hem de sorumluluğumuzu hatırlatıyor.
Değişimi yalnızca başkalarından bekleyemeyiz. Her birimiz kendi sözümüze, işimize ve davranışımıza bakmalıyız. Bilmediğimiz konuda susabilmeli, yanıldığımızda kabul edebilmeli, haksızlık yaptığımızda telafi yoluna gidebilmeliyiz. Çocuklarımıza bıraktığımız örnek, onlara verdiğimiz öğütlerden daha etkili olacaktır.
Yunus Emre’nin dizelerini bugün yeniden düşünmeye ihtiyacımız var. Sözümüz bir gönlü onarıyor mu, yoksa kırıyor mu? İnsanları hakikate mi yaklaştırıyor, yoksa bilmediğimiz meselelerde onları yanıltıyor mu? Söylediklerimizin gereğini kendi hayatımızda yerine getiriyor muyuz?
Rabbimden niyazım; toplum olarak özümüze dönmemiz, kul olduğumuzu hatırlamamız ve kulluğun gerektirdiği sorumlulukları yerine getirmemizdir. Ahlakı hayatımızda, maneviyatı davranışlarımızda, adaleti kararlarımızda yaşatabildiğimiz ölçüde huzura yaklaşacağız.
Önce ülkemizin, ardından bütün dünyanın huzura kavuşması duasıyla…
Hepinizi Allah’a emanet ediyorum.