
SINIR KAVGASI
Beni bu yazıyı yazmaya iten, Samsun’da meydana gelen ve bir ayva ağacı yüzünden yeğenin amcasını öldürmesiyle sonuçlanan acı bir haber oldu.
İnsan okuyunca bir an duruyor ve düşünüyor:
Bir ayva ağacı bir insan canından daha mı kıymetli? Birkaç metre toprak, bir amcadan, bir yeğenden, bir kardeşten, bir akrabadan daha mı değerli?
Maalesef özellikle Karadeniz’de, fakat aslında Türkiye’nin hemen her yerinde yıllardır duyduğumuz sınır kavgaları artık neredeyse sıradan haberler hâline geldi. Akrabalar arasında başlayan münakaşalar, küslükler, kavgalar, yaralamalar ve hatta cinayetler…
Sebep ne?
Bazen yarım metre toprak.
Bazen bir metre sınır.
Bazen bir fındıklık.
Bazen de “Bu ağaç benim tarafta mı, senin tarafta mı?” meselesi…
İnsan düşünüyor: Yarım metre onda kalsa, bir metre bunda kalsa hayatımızda ne değişecek? Birkaç metrekare fazla toprağımız olsa zengin mi olacağız, eksik olsa fakir mi düşeceğiz?
Elbette herkesin hakkı kendisine aittir. Kimsenin hakkının yenilmesini savunmuyoruz. Hak, haktır. Fakat hakkı aramak başka, hırsın esiri olmak başkadır.
Kanaatimce bu kavgaların temelinde çoğu zaman maldan ve topraktan önce hırs yatıyor.
“Benim olacak!”
“Ben geri adım atmam!”
“Babamdan böyle kaldı!”
“Bir karış vermem!”
İşte bazen o “bir karış” denilen yer, iki kardeşin arasına kilometreler koyuyor.
Bir bakıyorsunuz bir fındıklığın sınırı yüzünden kardeş kardeşle konuşmuyor. Bir ağaç yüzünden amca yeğene düşman oluyor. Birkaç metrekare arazi yüzünden yıllarca aynı sofraya oturmuş insanlar birbirlerinin cenazesine dahi gitmeyecek hâle geliyor.
Üstelik mesele iki kişiyle de kalmıyor.
Çocuklar işin içine giriyor, eşler giriyor, kardeşler giriyor. Olayla hiçbir alakası olmayan yeni nesillere bile husumet miras bırakılıyor.
“Onlarla konuşmayacaksın!”
“Neden?”
“Eskiden aramızda tarla meselesi vardı…”
Belki o çocuk tarlanın nerede olduğunu bile bilmiyor ama kavgasını miras alıyor.
Kendi sülalemizi de, çevremizi de, hatta gerektiğinde kendimizi de bu muhasebenin dışında tutmayalım. Küçük istisnalar hariç, toplumumuzda mal, mülk, miras ve sınır meseleleri sebebiyle kırgınlık yaşamamış aile neredeyse yok gibidir.
İşin daha da düşündürücü tarafı şudur:
Bu mesele sadece okumamış insanların problemi değil.
Okumuşu da düşüyor bu hataya, okumamışı da. Zengini de fakiri de. Makam sahibi de sıradan insan da…
Demek ki mesele yalnızca bilgi meselesi değil.
Mesele nefis meselesi.
Hepimiz dünyanın geçici olduğunu biliyoruz.
“Mal da yalan, mülk de yalan; var biraz da sen oyalan.”
Bu sözü bilmeyenimiz azdır. Fakat bilmek başka, hayatına geçirmek başka.
Her gün çevremizden ölüm haberleri alıyoruz. Dün beraber oturduğumuz insanın bugün cenaze namazını kılıyoruz. Akşam konuştuğumuz kişinin sabah uyanamadığını öğreniyoruz. Nice insanlar evini, arsasını, tarlasını, parasını bırakıp bir anda gidiyor.
Bunların hepsini görüyoruz.
Sonra dönüp yine sınır kavgası yapıyoruz.
Koca koca insanlar birkaç metre toprak için birbirlerine hakaret ediyor, birbirlerini dövüyor, silaha sarılıyor ve bazen geri dönüşü olmayan cinayetler işliyor.
Peki bunun çözümü yok mu?
Aslında var.
Üstelik reçetesi bize yaklaşık 1400 yıl önce sunulmuş.
İslam; mirastan komşuluk hukukuna, kul hakkından alışverişe kadar insanların birbirleriyle yaşayabileceği ihtilaflara ölçüler koymuş, kimin ne hakkı olduğunu ortaya koymuştur.
Fakat bugünkü en büyük sıkıntılarımızdan biri şu:
Okuyoruz ama anlamıyoruz.
Anlıyoruz ama yaşamıyoruz.
İşimize gelince biliyoruz, işimize gelmeyince unutuyoruz.
İşin içine nefis, hırs, fitne ve fesat girince bildiğimiz bütün doğruları bir kenara bırakabiliyoruz.
Bir de para meselesi var…
Para gerçekten insan için büyük bir imtihan.
Ticaretle uğraşan biri olarak yıllardır şunu görüyorum: İnsanları tanıdığımızı zannediyoruz fakat bazen para devreye girince karşımızda bambaşka bir insan görüyoruz.
“Bu insan asla böyle bir şey yapmaz.” dediğimiz insanların para uğruna nasıl değişebildiğine şahit oluyoruz.
Duruşuna bakıyorsunuz, yaşayışına bakıyorsunuz, konuşmasına bakıyorsunuz ve güveniyorsunuz. Fakat menfaat devreye girince bazen bütün o görüntü bir anda kaybolabiliyor.
Demek ki mesele paranın çok veya az olması değil.
Mesele paranın nerede olduğudur.
Mevlânâ Hazretleri’ne nispet edilen güzel anlayışla ifade edecek olursak:
Parayı kalbine değil, cebine koyacaksın.
Para cebimizdeyse biz ona hükmederiz.
Ama para kalbimize yerleşmişse bu defa o bize hükmetmeye başlar.
İşte o zaman ne ana kalır ne baba…
Ne kardeş kalır ne amca…
Ne dayı kalır ne yeğen…
Ne komşuluk kalır ne dostluk…
Bir bakmışsınız birkaç metre toprak, yılların akrabalığını yenmiş.
Bir bakmışsınız bir ağaç, bir insan canından daha kıymetli hâle gelmiş.
Oysa gün gelecek o kavgasını yaptığımız tarlaların sahibi değişecek. Evlerimizin sahibi değişecek. Paralarımız başkalarının cebine girecek. Uğruna kardeşimizi kırdığımız mallar belki hiç tanımadığımız insanların eline geçecek.
Ve biz?
Biz de birkaç metrekare toprağın altına gireceğiz.
Öyleyse birkaç metrekare toprağın üstü için birbirimizi kırmaya, öldürmeye, akrabalıkları bitirmeye gerçekten değer mi?
Toprağın sınırını koruyalım ama insanlığımızın sınırını aşmayalım.
Hakkımızı arayalım ama hırsımızın esiri olmayalım.
Malımız olsun ama malımız bizi ele geçirmesin.
Paramız cebimizde dursun, kalbimize yerleşmesin.
Çocuklarımıza tarla bırakabiliriz, ev bırakabiliriz, para bırakabiliriz. Ama onlara bırakabileceğimiz en güzel miras; kardeşlik, güzel ahlak, helal lokma ve temiz bir isimdir.
Maddeden çok manaya yönelen, bir karış topraktan önce bir insanın gönlünü düşünen bir toplum olabilmek duasıyla…
Daha huzurlu, daha mutlu ve daha kardeşçe yaşayabilmek ümidiyle…
Allah’a emanet olun.
Bilal Hacıhüseyinoğlu