logo yanı reklam

Bilal Hacıhüseyinoğlu yazdı KİME GÜVENELİM, KİME GÜVENMEYELİM?



Eklenme Tarihi: 02/09/2026

KİME GÜVENELİM, KİME GÜVENMEYELİM?

Günümüzün en büyük sorunlarından bir tanesi, belki de en önemlisi güven problemidir.

Eskiden “Kime güvenelim, kime güvenmeyelim?” sorusuna cevap vermek bugüne göre çok daha kolaydı. Bir mahallede güvenilmeyecek insan nadir olur, neredeyse parmakla gösterilirdi:

“Bu adama dikkat edin, buna itimat edilmez.”

Bir sokakta yaşayan insanlar birbirlerini tanır, kimin sözüne güvenileceğini bilirlerdi. Ticarette de durum çok farklı değildi. Güvenilir insanlar çoğunluktaydı. Güvenilmeyecek kişiyi de esnaf bilir, vatandaş bilir, ona göre tedbirini alırdı.

Biraz daha özele, aile hayatına indiğimizde de benzer bir tablo vardı. Elbette o zaman da aileler arasında problemler, kırgınlıklar, anlaşmazlıklar yaşanırdı. İnsan olan yerde sorun elbette olur. Fakat bütün bunlara rağmen akrabalar arasındaki münasebetler, komşuluklar ve aile içi ilişkiler ekseriyetle daha sağlamdı.

Ve en önemlisi:

Söz senetti!

Zaten “Söz senettir” sözü de öylesine söylenmiş bir söz değildi. İnsan verdiği sözün altında kalmaktan utanırdı. Senede, çeke, noter tasdikine ihtiyaç duyulmadan insanlar birbirlerine inanırlardı.

Şimdi ise bırakın sözün senet olmasını, zaman zaman senedin bile hükmünün kalmadığını görüyoruz. Çekin hükmü yok, imzanın hükmü yok, noterde yapılmış anlaşmanın bile arkasından türlü türlü ihtilaflar çıkabiliyor.

Peki nereye gidiyoruz?

Sanki her şey tersine dönmüş durumda.

Ülkemizi baz alarak konuşacak olursak; siyasetten ticarete, ilim dünyasından toplumun farklı kesimlerine kadar “Sözü sözdür, buna güvenilir, bu insan emanete ihanet etmez.” diyebileceğimiz insanların kıymeti her geçen gün daha da artıyor.

Çünkü eskiden güvenilmeyen insan parmakla gösterilirken, bugün neredeyse güvenilecek insan parmakla gösterilir hâle geldi.

Yukarıdan aşağıya doğru inelim:

Ülke…

Şehir…

İlçe…

Kasaba…

Mahalle…

Ve nihayet aile…

Güven problemi toplumun bütün katmanlarına sirayet etmiş durumda.

Meselenin en acı tarafı ise çekirdek aile dediğimiz, toplumun temel taşı olan yapının da bundan ciddi şekilde etkilenmesidir.

Madde, hayatımızda olması gerekenden çok daha büyük bir yer işgal etmeye başladı. İnsanlar ilişkilerini dahi maddi hesaplar üzerinden kurar hâle geliyor. Baba oğluna, oğul babasına maddi pencereden bakabiliyor. Bir evlat anne ve babasıyla olan münasebetini, onların kendisine sunduğu maddi imkânlarla ölçebiliyor.

Kardeşler arasındaki meselelere ise bazen insanın giresi bile gelmiyor.

Eskiden bir deyim olarak kullandığımız “düşman kardeşler” tabiri, bugün ne yazık ki birçok ailede gerçek hayatta karşımıza çıkabiliyor.

Miras yüzünden konuşmayanlar…

Para yüzünden birbirine küsenler…

Anne-baba hayattayken mal hesabı yapanlar…

Küçücük bir menfaat uğruna yılların kardeşliğini, akrabalığını, dostluğunu bir kalemde silenler…

Elbette burada maksadımız umutsuzluk aşılamak değildir. Toplumu karamsarlığa sürüklemek hiç değildir.

Tam tersine!

Hata ve kusurlarımızı görmezsek onları nasıl düzelteceğiz?

Ailenin, mahallenin ve toplumun hangi istikamete gittiğini tespit etmezsek nasıl tedbir alacağız?

İşte burada en büyük vazifelerden biri anne ve babalara düşüyor.

Çocuklarımıza daha küçük yaşlarda güvenilir olmanın ne kadar kıymetli olduğunu öğretmeliyiz. Yalan söylemenin yalnızca yanlış bir söz söylemekten ibaret olmadığını; insanın yalan söyledikçe çevresindeki insanların güvenini kaybettiğini anlatmalıyız.

Çocuğumuza;

“Paranı kaybedersen bir şey kaybedersin, fakat güvenini kaybedersen çok şey kaybedersin.”

anlayışını kazandırmalıyız.

Fakat maalesef çocuklarımızı yetiştiren yalnızca anne ve babalar değil artık.

İnternet var.

Sosyal medya var.

Televizyon var.

Diziler var.

Ve bütün bunların içerisinde yalanın, aldatmanın, ihanetin, hilenin, menfaatçiliğin sıradanlaştırıldığı nice örnekle karşılaşıyoruz.

Bunlarla büyüyen bir neslin güven duygusunun yara almasına da şaşırmamak gerekiyor.

Sonra ne oluyor?

Ülkeler imkânlar içerisinde sıkıntı çekiyor.

Şehirler sahip oldukları imkânlardan gerektiği gibi istifade edemiyor.

Mahallelerde komşuluklar zayıflıyor.

Ailelerin içine adeta dinamit yerleştirilmişçesine bir yerden problem bitmeden başka bir yerden yenisi patlak veriyor.

Huzursuzluk, mutsuzluk ve hepsinden önemlisi güvensizlik toplumu kasıp kavuruyor.

Belki bu yazıyı okuyanlardan kızanlar olacaktır.

“Bu kadar da karamsar olmamak lazım.” diyenler çıkacaktır.

Onlara da hak veriyorum.

Çünkü bizim de arzumuz karamsarlık değil. Bizim arzumuz bu hâlin devam etmemesi, bu gidişatın bir an önce tersine çevrilmesidir.

Ailelerimiz düzelsin.

Kardeşler birbirine yeniden güvenebilsin.

Komşu komşusunun kapısını tereddütsüz çalabilsin.

Esnaf müşterisine, müşteri esnafına güvenebilsin.

Verilen söz yeniden kıymet kazansın.

“Söz senettir” dediğimizde insanlar bunu geçmişten kalmış bir hatıra gibi değil, yaşanan bir ahlak olarak görebilsin.

Aileler düzelirse mahalleler düzelir.

Mahalleler düzelirse şehirler düzelir.

Şehirler düzelirse ülke düzelir.

Ve bu güzel ülke huzur ve güven içerisinde yoluna devam eder.

Yazının sonunda meseleyi bir de eskilerin çok kıymetli bir sözü üzerinden düşünelim:

“Benim bir dostum var.”

Bugün bunu gerçekten söyleyebilen kaç kişi var, çok merak ediyorum.

İyi gününüzde değil sadece kötü gününüzde de yanınızda duran…

Menfaati bittiğinde çekip gitmeyen…

Arkanızdan konuşmayan…

Sırrınızı sırrı bilen…

Yanlışınızda sizi uyaran, doğrunuzda yanınızda duran…

Paranızla, makamınızla, imkânınızla değil sizinle dost olan…

Gerçek manada “dost” tarifinin altını doldurabilecek böyle bir dostunuz var mı?

Kocaman bir soru işareti: ?

Hepinizi Allah’a emanet ediyorum.

Hoşça kalın.

Bilal Hacıhüseyinoğlu