logo yanı reklam

Bilal Hacıhüseyinoğlu yazdı GAZETE MAHALLESİ VURUN BENİ HÂKİM BEY!



Eklenme Tarihi: 09/10/2026

GAZETE MAHALLESİ

VURUN BENİ HÂKİM BEY!

Bu ifade bana ait değil elbette. Böyle bir talebimiz hiç kimseden olmadı, olmaz da! Bu söz, bizim meşhur Temel Reis’e ait.

Malumunuz, Karadeniz’in yüksek kesimlerinde eskiden yabani hayvanlar oldukça fazlaydı. Bugün de nispeten varlıklarını sürdürüyorlar.

Rivayet odur ki Temel’in yaşadığı köye ayılar dadanmış. Bağ bahçe bırakmamış, ekinleri ve mahsulleri perişan etmişler. Köylüler çaresiz kalmış. Bizim Temel de mahsulünü korumak isterken ayılardan birini vurmuş.

Şikâyet üzerine Temel yakalanmış ve mahkemeye çıkarılmış.

Hâkim, Temel’i suçlu bulmuş ve cezalandırmış. Ardından da şöyle demiş:

“Temel! Sen bilmiyor musun? Ankara’da kanun çıkardılar. Ayıları vurmak, yaralamak, onlara zarar vermek yasak. Devlet onları koruma altına aldı!”

Bunu duyan Temel Reis, öfkesinden ve çaresizliğinden gömleğinin yakalarını yırtarak açmış ve mahkeme salonunda haykırmış:

“VURUN BENİ HÂKİM BEY, VURUN!”

Hâkim şaşkınlıkla sormuş:

“Niye Temel, ne oldu?”

Temel’in cevabı hem güldürmüş hem de düşündürmüş:

“Ula hâkim bey! Ayıların bile Ankara’da dayısı varmış. Bizim kimsemiz yok! O hâlde vurun beni, demek ki vurulmayı ben hak etmişim!”

İşte bazen bir fıkra, sayfalarca anlatılamayan bir gerçeği birkaç cümleyle insanın yüzüne çarpar.

Gelelim meselenin aslına…

Maalesef memleketimizde yıllardır tartışılan en büyük meselelerden biri de budur: Dayısı olanın yolunu bulması, kimsesi olmayanın ise hakkını aramakta zorlanması!

Kimi makamına güveniyor, kimi çevresine, kimi bağlantılarına, kimi de kendisini koruyacağını düşündüğü güç odaklarına…

Ve maalesef kamu imkânlarını kendi menfaatine kullanmayı alışkanlık hâline getirenler, doymak bilmeyen bir iştahla yemeye devam ediyor.

Şair Tevfik Fikret’in o meşhur dizeleri geliyor insanın aklına:

“Yiyin efendiler yiyin; bu hân-ı iştihâ sizin;

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”

Aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen bu dizelerin hâlâ hatırlanıyor olması ne kadar düşündürücü!

Bugün ülkemizde kamuda, belediyelerde, federasyonlarda ve daha nice kurum ve kuruluşta usulsüzlük ve yolsuzluk iddiaları gündeme geliyor. Soruşturmalar açılıyor, denetimler yapılıyor, çeşitli operasyonlar gerçekleştiriliyor.

Elbette her iddia suçun ispatı değildir. Suçlu ile masumu ayıracak olan bağımsız ve tarafsız yargıdır.

Ancak milletin beklentisi gayet açıktır:

Kim olursa olsun, hangi makamda bulunursa bulunsun, hangi siyasi görüşe, çevreye veya güce dayanırsa dayansın; kamu malına el uzatan herkes hukuk önünde hesap vermelidir.

Adalet Bakanlığı başta olmak üzere bu konuda samimiyetle mücadele eden bütün kurumların çalışmalarının sonuna kadar sürmesini temenni ediyoruz.

İnşallah bu mücadele, ucu kime dokunursa dokunsun, hiçbir ayrım yapılmadan devam eder. Tüyü bitmemiş yetimin hakkı, milletin alın teri ve devletin emaneti olan her kuruş, hukukun gerektirdiği şekilde korunur ve geri alınır.

Fakat benim asıl üzerinde durmak istediğim mesele yalnızca bugünün meselesi değildir.

Bu, on yılın, yirmi yılın, otuz yılın meselesi de değildir!

Çok daha eskilere uzanan, toplumun bazı kesimlerinde zamanla normalleştirilen yanlış bir anlayışın meselesidir.

Öyle bir anlayış ki dürüstlük bazen saflık, doğruluk beceriksizlik, harama el uzatmamak ise fırsatı değerlendirememek olarak görülmeye başlanmıştır.

Hatta kimi zaman çalmayanın sorgulandığı, kamu imkânlarından şahsi çıkar sağlamayanın küçümsendiği bir zihniyet ortaya çıkmıştır.

Ve nihayet o utanç verici söz dillerde dolaşır olmuştur:

“Devletin malı deniz, yemeyen keriz!”

Ne acı bir anlayış!

Oysa devletin malı sahipsiz değildir.

Devletin malı milletin malıdır.

Devletin kasasındaki para, alın teriyle çalışan işçinin, sabahın erken saatinde dükkânını açan esnafın, toprağını işleyen çiftçinin, vergisini ödeyen vatandaşın ve geleceğini kurmaya çalışan çocuklarımızın hakkıdır.

Hepsinden önemlisi, henüz dünyaya gelmemiş nesillerin bile bu emanette payı vardır.

Bir insanın başka bir insana borcu olur. Borcunu ödemezse kul hakkına girer. Gün gelir borcunu öder, helallik ister, belki de o kişiyle helalleşebilir.

Peki ya kamu malı?

İşte orada mesele çok daha ağırdır.

Çünkü kamu malında milyonlarca insanın hakkı vardır.

Yaklaşık doksan milyon insanın hakkının bulunduğu bir emanete el uzattığınızı düşünün!

Kiminle helalleşeceksiniz?

Kaç kişinin kapısını çalacaksınız?

Kaç mazlumun, kaç yetimin, kaç garibanın hakkını nasıl ödeyeceksiniz?

Allah korkusu taşıyan, ahirete ve hesap gününe inanan bir insan için bundan daha ağır bir sorumluluk olabilir mi?

Bir kuruş kamu malını haksız yere almak bile yalnızca hukuki değil, aynı zamanda çok büyük bir vicdani ve ahlaki sorumluluktur.

Elbette yazılacak çok şey var.

Söylenecek, sorgulanacak, üzerinde uzun uzun durulacak nice mesele var.

Fakat bazen insan her bildiğini yazamıyor, her düşündüğünü ifade edemiyor.

Yine de şuna inanıyorum:

Eğer bu ülkede geçmişten bugüne bütün usulsüzlükler, bütün kamu zararları, bütün haksız kazanç iddiaları gerçekten ve hiçbir ayrım gözetilmeksizin araştırılacak olursa, bunun birkaç günlük veya birkaç aylık bir mesele olmayacağı kanaatindeyim.

Belki yıllar sürecek kapsamlı bir hesaplaşma ve temizlik gerekecektir.

Çünkü mesele yalnızca birkaç kişinin cezalandırılması değildir.

Asıl mesele, haksız kazancı marifet sayan zihniyetin değişmesi, kamu malının kutsal bir emanet olarak görülmesi ve adaletin herkes için aynı şekilde işlemesidir.

Bir ülkede adalet yalnızca güçsüze uygulanıyorsa orada adalete güven sarsılır.

Ama adalet güçlüye de güçsüze de aynı ölçüde uygulanıyorsa işte o zaman toplumda gerçek bir güven oluşur.

Bizim arzumuz budur.

Ne masum bir insan haksız yere suçlansın ne de gerçekten suç işleyen biri makamına, parasına, çevresine veya nüfuzuna güvenerek hesap vermekten kurtulsun.

Son söz olarak Rabbimden niyazım şudur:

Allah, bu milletin hakkına el uzatan, tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyen, devletin imkânlarını şahsi menfaatine kullanan kim varsa adalet önünde hesap vermesini nasip etsin.

Hukuken suçları sabit olanların haksız kazançları geri alınsın, gerekli cezai müeyyideler eksiksiz uygulansın.

Hiç kimsenin yaptığı yanına kâr kalmasın.

Ve bir gün bu memlekette hiçbir vatandaş, bizim Temel Reis gibi çaresizliğe düşüp:

“Vurun beni hâkim bey! Ayıların bile Ankara’da dayısı var, bizim kimsemiz yok!”

demek zorunda kalmasın.

Hepinizi Allah’a emanet ediyorum.